 |
|
 |
| |
ŞİRK VE ÇEŞİTLERİ
Posted on 05.02.2006 Saat: 20:10 by ehlisunnet
murat5740 writes "Şirk; Allah'a zatında, sıfatlarında, emir ve hükmünde,
ulûhiyet, ibadet veya mülkünde ortağı, dengi bulunduğuna inanmak ve bunu
kabul etmektir. Küfür nasıl imanın zıddı ise, şirk de tamamen tevhidin zıddıdır.
Şirkin Çeşitleri:
1. Büyük Şirk:
Bir şeyi Allah'a denk tutup ona ibadet etmek, ilahmışçasına ona itaatte
bulunmak, hem onun hem de Allah'ın emirlerini denk görerek ortak koşmak, veya
o şeyi Allah hükmünün önüne geçirmektir. Bazı hallerde Allah'ın hükümlerinin
geçerli olamayacağına inanmak ta bu kabildendir. Kişi bu durumda geçerli gördüğü
kanunları Allah'ın hükümlerine tercih ettiği için bilerek veya bilmeyerek
şirke düşmüş olur. Şüphesiz bu kelimenin tek anlamıyla, şirkin en ağırı
olup bu durumdaki kimse İslâm'dan çıkmış ve bu durum üzere ölen kimse de
ebedî cehennemde kalmak üzere müşrik olarak ölmüştür. (Allah korusun)
İtaatte Şirk: Hüküm ve egemenlikte şirk
Allah'ın hükmünden başkasını kabul etmek, meşrû görmek veya onun Allah'ın
hükmünden üstün yönleri olduğuna inanmaktır. Hüküm ve hakimiyet yalnızca
Allah'a has bir haktır. (Hiçbir mahlûkun hükme ehliyeti yoktur. İnsan yalnızca
Allah'ın hükümlerini uygulamakla memurdur.)
"Hüküm yalnız Allah'ındır." (Yûsuf, 12/40)
Allah'a isyan olan bir ameli helal görecek kadar alim veya şeyhlerine uyanlar
(Allah korusun) bu sınıftadırlar.
"(Yahudiler) Allah'ı bırakıp alimlerini (hahamlarını); (Hıristiyanlar)
da rahiplerini ve Meryem oğlu Mesih'i rabler edindiler." (Tevbe, 9/31)
Allah Resûlü (s.a.v) Tirmîzi'de yer alan sahih bir hadiste bu ayeti Adiy b. Hâtim'e,
"Hıristiyanlar, alimleri helali haram, haramı da helal kıldıklarında
onlara itaât ediyorlardı. Kim Allah'tan başkasına şeriat koyma, (hayata tümüyle
yön verme) hakkı iddia ederse Allah'tan indirileni inkar etmiştir" -şeklinde
açıklamış, sonra da şu ayeti okumuştur-, "Allah'ın indirdiğiyle hükmetmeyenler,
işte onlar kafirlerin ta kendileridirler." (Mâide, 5/44)
Emir ve yasaklama hakkı, sadece Allah'ındır:
"Bilesiniz ki, yaratmak ta, emretmek te O'na mahsustur." (A'raf, 7/54)
"Bilesiniz ki, ...O'na mahsustur" ifâdesi, bu hakkın başkasına
asla nisbet edilemeyeceğine açık bir delildir. Ayette görüldüğü üzere
yaratma ve emretme hakkını, Allah'tan başkasına nisbet eden kimse İslâm
milletinin (dininin) dışına çıkmış, müşrik olmuştur.
Yarattıkları üzere yegâne tasarruf sahibi olan yalnız Yaratıcıdır, Allah
azze ve celle'dir. Yarattıklarının yararına olanı en iyi bilen de sadece
O'dur. O'ndan başkası hiç bir şey yaratmamıştır.
Allah'tan başkası, yaratılmış olduğundan dolayı acizdir, kendinde bile
bilmediği sayısız husus vardır. İnsan bunu bile bilmekten âcizken yaratılmışlara
uygun ve yararlı olanı nereden bilebilir ki? Bu da gösteriyor ki, insanlar
tarafından hayata bir sistem olarak yön vermesi üzere konulan bütün kanun
ve düzenler batıldır. Hiçbirisiyle hüküm vermek asla câiz değildir.
Hakimiyet ancak Allah'ındır, O'ndan başkasının, kendinden bir hüküm
getirme hakkı asla yoktur. (En maddesel konularda bile insan, dün inkar ettiğini
bugün ikrar veya dün ikrar ettiğini bugün inkar ediyorsa bu âciz haliyle
-Yaratıcısını ve de O'nun hükümlerini inkar ederek- ortaya koyacağı
hayat sistemi elbette batıl olacak ve elbette her şeyi ilmiyle kuşatan hiçbir
noksanlığı olmayan yüceler yücesi Allah'ın kanunları yegâne,
alternatifsiz doğrular olacaktır). Allah'tan başkasının kanunlarına Kur'âni
ifadeyle, "Cahiliyye hükümleriyle hükmetme" denilmektedir. Burada
Allah azze ve celle, kendi hükmü dışında geçerli veya hayırlı olabilecek
bir hükmün olmadığını açık ve kesin olarak bildirmiştir.
Allah'tan başkasına emretme, yasaklama, helal ve haram kılma, kanun koyma ve
hakimiyet hakkını başkasına verme gibi haller tevhidi bozar. Bu konuda Allah
Kur'an-ı Kerim'de şöyle buyuruyor:
"Hükm/Egemenlik yalnız Allah'a mahsustur. O sadece kendisine kul olmayı
emretti. Dosdoğru din ancak budur." (Yusuf, 40)
Şirkin en büyük biçimi Allah'ın indirmediği ile insanlar arasında hüküm
vermektir.
Tevhidi bilmeyenler, her ne kadar yerin ve göklerin bir sahibi, yağmuru yağdıran,
dünyayı yaratan ve yöneten bir ilâhın olduğunu kabul etseler de; hâkimiyet,
sosyal hayatın düzenlenmesi, ibâdet, helâl haram (yasak-serbest) gibi
konularda kendi hevâlarına veya egemen güçlerin isteklerine ve tâğûtî
yasalara uyarlar. Böyle kimseler ve topluluklar, zamanla birtakım varlıkları
ve güçleri ilâhlaştırarak, onlara aşırı saygı göstermeye, bazılarının
yardımını alabilmek için, bazılarının da kötülüğünden kurtulmak için
onlar adına uydurulmuş putlara veya ilkelere tapınırlar. Allah'ın haram kıldığı
(yasak dediği) haram, helal kıldığı (serbest dediği) helaldir. Allah'ın
helal kıldığı şeyi yasaklayan veya haram kıldığı şeyi serbest bırakan
kişi, merci, meclis, konsey gibi kurum ve kuruluşlara tabi olanlar ve itaat
edenler, onlara ibadet etmiş olurlar.
"Allah'ın indirdiği ile hükmetmeyenler kafirlerin ta kendileridir."
(Maide, 44)
Tıpkı Allah'ın eşsiz ve benzersiz olması gibi, O'nun hükmünün de eşi ve
benzeri yoktur.
Kur'ân-ı Kerim, genel olarak bütün beşeri hakimiyetleri her türlüsüyle
reddederken, bu hakimiyet anlayışlarının ortaya çıkardığı pratikleri
kendisine konu edinerek reddeder. Çünkü hakimiyet anlayışının pratiğe
yansıyan yönü, düzenleyici bir takım hükümler koymaktır, bir takım değer
yargıları belirlemektir.
O bakımdan Kur'ân-ı Kerim, Allah'ın izin vermediği her türlü yasamayı,
Allah'a ortak koşmak olarak kabul eder. (eş-Şûrâ,42/21) Çünkü yasa
koymak, egemenlik anlayışının ve bu anlayışın kullanılmasının açık
ifadesidir. Dillerin yalan yere helal ve haram olarak hükümler koyarak eşyaya
ilişkin nitelendirmelerini, hem yalan, hem de Allah'a bir iftira olarak değerlendirmektedir.
(el- En'âm,6/138-140; en-Nahl,16/116)
Taklitde şirk:
Çevrenin etkisinde kalarak düşülen şirk; Ataların bâtıl inanışlarını
aynen sürdürmek, bâtıl da olsa atalar dinine inanmak. Hususi olarak beğenip
seçtikleri için değil de, atalarından geldiği için bâtıl olduğu halde
kabul ettikleri inanç, düşünce ve yaşama biçimi, şirktir. Genellikle
insanların çoğu, dinini araştırıp delilleriyle bilerek, bâtılı haktan
ayırıp seçerek değil; içinde bulunduğu toplumda o din bulunduğu için,
bulduğu saflığı veya yanlışlığıyla birlikte bir dine sahip olur. Bu
husus Kur'an-ı Kerim'de müşriklerin ağzından şöyle belirtilir:
"Atalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine uyarız."
(43/Zuhruf, 23)
Duâda Şirk:
Hastalıktan şifa, musibetten afiyet, rızık genişliği vb. gibi ancak Allah'ın
kâdir olduğu hususlarda ister Peygamber veya alim olsun, ister salih bir kul
olsun mahluklardan medet ummak ya da Allah'a yapılan duâda onlara seslenip
aracılar kılmak bu kabildendir. Zira onlar da duâyı yapan gibi yaratan değil
amellerini kazanan kullardır. Şifa bulmak veya nazar vs.'den korunmak için
muska vb. şeyler edinmek te böyledir, Allah Rasûlü (s.a.v) "şüphesiz,
muska ve temîmeler şirktir" ve "Kim boynuna muska takarsa Allah ona
afiyet vermesin" buyurmuştur.(Sahihtir. Tirmizi) Duâ ibadettir ve de tüm
ibâdetler ancak Allah'a mahsus kılınmalıdır. Allah'a ibâdette hiçbir şey,
hiçbir kimse ortak edilemez.
"De ki: ben, yalnızca sizin gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, ilâh'ınızın
sadece bir ilâh olduğu vahyolunuyor. Artık her kim, Rabbine kavuşmayı
umuyorsa, salih amel yapsın ve Rabbine ibâdette hiçbir şeyi ortak koşmasın."
(Kehf, 18/110)
"Allah'ı bırakıp ta sana fayda veya zarar vermeyecek şeylere tapma. Eğer
bunu yaparsan, o taktirde sen mutlaka zalimlerden (müşriklerden)
olursun." (Yûnus, 10/106)
"Haberin olsun; halis (katıksız) olan din yalnızca Allah'ındır. O'ndan
başka veliler edinenler (şöyle derler:) "Biz, bunlara bizi Allah'a daha
fazla yaklaştırsınlar diye ibadet ediyoruz." Elbette Allah, kendi aralarında
hakkında ihtilaf ettikleri şeylerden hüküm verecektir. Gerçekten Allah,
yalancı, kafir olan kimseyi hidayete erdirmez." (Zümer/3)
Niyet ve Gâyede Şirk:
Genellikle amellerde ortaya çıkan ve kişinin tümden Allah'a itaattan yüz çevirmesi,
uzaklaşması şeklindeki şirktir. Amelini dünyevî çıkarlar için yapan
Allah'ın rızasını gözetmeyen kişi bu şirke düşmüş olur, ki bu itikadî
bir şirktir.
"Kim, (yalnız) dünya hayatını ve onun zinetini istemekte ise, onların
işlerinin karşılığını orada onlara tam olarak veririz ve onlar orada hiçbir
zarara uğratılmazlar. İşte onlar, ahirette kendileri için ateşten başka
hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir; (dünyada) yaptıkları da boşa gitmiştir,
halen yapmakta oldukları şeyler zaten batıldır." (Hûd, 11/15-16)
Sevgide Şirk:
Başkasını Allah'ı sever gibi ya da O'ndan daha fazla sevmekledir. Bu da şirktir.
Sevgi ihlasla boyun eğmenin bir göstergesidir.
"İnsanlardan bazısı Allah'tan başkasını Allah'a (haşa) eşler ve
benzerler edinir de onları, Allah'ı sever gibi severler. İman edenler ise
daha çok Allah'ı severler." (Bakara, 2/165)
Hulûl Şirki:
Birleşme anlamına gelen ittihâd sözcüğü ile de dile getirilen hulûl
inancı (Allah'ın -hâşâ!- kulda çözülmesi), tasavvufa sonraları İran ve
Hrıstiyan kültürleri ile birlikte yeni platoncu felsefenin de etkileriyle ve
özellikle şii tarikatlar kanalıyla girdi. Aşırı şiiler, Allah'ın önce
Ali Radıyallahu anh'a sonra da imamlara ve öteki şiâ ulularına hulûl ettiğini
öne sürerler. Bu akımın önemli temsilcilerinden olan (Ben İlâhım) sözünden
dolayı idam edilen Hallâc-ı Mansûr, tutkularına hakim olarak nefsini eğiten
kimsenin insâni niteliklerden sıyrılarak arınıp saflaşacağını, böylece
Allah'ın o kula hulûl edeceğini savunur. Yaygınlaşan ve geniş bir yandaş
kitlesince benimsenen bu düşünceler İbn-i Arâbi'nin sistematize ederek
hararetle savunduğu Vahdeti Vücûd adı verilen tasavvuf akımının kökleşmesine
yol açtı. Bu inançla insan ve Allah'ın bir bütün (?!) olarak değerlendirildiği,
Allah'ın -hâşâ!- kulunda çözüleceği böylece aynı vasıflarla muttasıf
olabileceği öne sürülmüştür ki, bu da maalesef bir çok tarikat tarafından
öğretile gelmiştir. (Bk. Vahdeti Vücûd/Aliyü'l- Kâri)
Tasarrufta Şirk:
Allah'ın Rububiyeti gereği O'na mahsus olan kâinattaki tasarruf ve tedbiri
bir takım salih kimselere nisbet etmek, onların da bu hususta güç sahibi
olduğuna inanmaktır. Bu salih insanların elbette diğer insanlardan faziletli
yanları olabilir. Ancak bu Allah'a mahsus olan vasıflara nisbet edilmelerine
varacak şekilde değildir. Peygamber de olsa bu böyledir. Örneğin mutlak
gaybı Allah'tan başka kimse bilemez. Dolayısıyla Allah'tan başkasının
gaybı bildiği iddiası kişiye, Allah adına bilmediği bir şeyi söylediği
için büyük bir sorumluluk getirir, sahibini küfre götürür. (Allah
korusun)
"...Eğer gaybı bilseydim elbette daha çok hayır yapmak isterdim ve bana
hiçbir fenalık dokunmazdı, ben sadece inanan bir kavim için bir uyarıcı ve
müjdeleyiciyim." (A'raf: 7/188)
Korkuda Şirk:
Allah'a ve ahirete olan iman zayıflığının veya batıl inancın bir neticesi
olarak kişinin; Allah'tan başkasının fayda ya da zarar verebileceğine
inanması, korkuda başkalarını Allah'a denk tutmasıdır. Beşeri sistemlerin
baskısından korkarak farzları terk etmek de böyledir. Doğrusu insan
Allah'tan korkmalı ve bu korkusu onu daha fazla itaâta sevketmelidir.
Ancak yırtıcı hayvanlardan veya bir zalimden korkmak gibi doğal korkuya
gelince şer'an mümkündür ve bu da şirk sayılmaz. Allahu Teâla, Musâ
Aleyhisselâm'ı şu ayette bu tür bir korkuyla vasfetmiştir:
"...Etrafını kollayarak, korkuyla oradan ayrıldı." (Kasas, 28/21)
Tevekkülde Şirk:
Tevekkül, sebepleri yerine getiren insanın, Allah'ı vekil kılması, O'ndan işinde
muvaffakiyet vermesini istemesi ve yalnız O'na güvenmesidir:
Bunun için Allah'tan başkasına veya sebeplere tevekkül etmek caiz değildir.
Şirk olan tevekkül ise; Ancak Allah'ın kudreti dahilinde olan şeylerde
Allah'tan başkasına kalben tevekkül edip bağlanmaktır veya Allah'tan başkasını
rızık alıp veren olarak görmektir.
Küçük şirk konusuna geçmeden önce çokların bilmeden düştüğü bazı
önemli ve de hassas noktalara değinmekte yarar var, bunlar:
Şifayı mutlak sûrette doktor veya ilaca bağlamak. Din ve dünya işlerinde
başarılı olmayı Allah'ın yardım ve izni olmaksızın yalnız zekâ, gayret
ve çalışmaya bağlamak. Kulların kanun, hüküm koyabileceklerine dair inanış.
Ölüm nedenlerini mutlak surette trafik kazalarına veya yanlış ilaç kullanımına
vs.'ye bağlamak vb. gibidir. Bu izafetleri mutlak olarak yapmaktan çok sakınmalıdır.
"Sen, ölümsüz ve dâima diri olan Allah'a tevekkül et..." (Furkân,25/
58)
Kavlî Şirk:
Allah'tan başkasına yemin etmek gibi kişinin lisanıyla işleyebileceği şirk
türüdür. "..senin sayende", "-Allah'tan başkası için- hâkimler
hâkimi" gibi sözler ve de kişiyi Abdu'n-nebî, Abdu'l-hüseyin gibi
isimlerle Allah'tan başkasının kulluğuna nisbet etmek bu kabildendir.
"Kur'an evliya çarpsın!", "ekmek mushaf çarpsın!" vb. sözler
de bu sınıftandır. Bunların tümünden sakınmalıdır
Fiilî Şirk:
Bazı şeyleri uğurlu yahut uğursuz saymak gibi inanışlardır. Bazı
hayvanları, kuşları veya günleri uğursuz saymak; uğursuz olduğu inancıyla
bazı şeyleri terk etmek, kahinlere gitmek onları tasdik etmek, kayıp şeyleri
bulmak üzere onlardan yardım istemek, fal bakmak veya baktırmak, niyet çekmek,
türbelere para atmak, ip bağlamak (itîkad edilmemesi koşuluyla!) böyledir.
"...Sizin uğursuzluğunuz sizinle beraberdir..." (Yâ'sîn, 36/19)
Rasûlullah (s.a.v), "Uğura inanmak şirktir" buyurmuştur. (Müslim)
Kalbî Şirk:
Riyâ, şöhret sevgisi, bazı amelleriyle dünya ve dünyalığı ahirete
tercih edercesine arzu etmek gibi hususlar kalbî şirktir.
Bunu dört şekilde inceleyebiliriz;
1. Dünyevi bir menfaat sağlamak için amel yapmaktır. Böyle bir kişi
amelinin ecrini dünyada alır, ahirette ise bir nasibi yoktur. Bu da büyük şirktir.
2. İnsanların hoşnutluğu için yapılan Allah'ın azabından sakınma hedefi
güdülmeyen amellerdir.
3. Mal edinebilmek, evlenebilmek için hacca gitmek, ganimet için cihâda
gitmek veya makam elde etme gayesiyle İslâmi ilimler okumak bu tür şirktendir.
Burada da hedef Allah'ın rızası değil, hevâ ve hevestir.
4. Başkalarının rızasının gözetilmediği halde huşû ve takvâsızlıktan
dolayı ifsad edilmiş amellerdir,
"... "Allah ancak müttakîler (takvâ sahiplerin)'den kabul
eder." (Mâide, 5/27)
Bu amel de kişiye ahirette bir yarar sağlamaz. İyi ve kötü amel birbirine
karışmış, kötü olan galip gelmiştir.
Doğruluklarına kalben itikâd edilmesi halinde bunlar büyük şirke dönüşür
ki Allah azze ve celle hepimizi bunlara düşmekten korusun. (Âmin)
Gizli Şirk:
İbn Abbâs (r.a), "Allah ve sen dilersen" gibi bir sözün
"Allah ve falanca dilerse" anlamında olduğunu söylemiş ve bunun
gizli şirk olduğunu belirtmiştir. Bu ifadenin yerine "önce Allah, sonra
da falanca dilerse" kullanılması gerekir. "Önce Allah, sonra da
senin sayende" demeli ve Allah'a hiçbir varlık denk tutulmamalıdır.
Buna düşen Yine "Allah'a ve sana güveniyorum" değil, "önce
Allah'a, sonra da sana güveniyorum" denmelidir. Zira "ve" edatı
eşitliği gerektirir. "Sonra" kullanarak derece farkını ispat etmek
şarttır.
Allah Rasûlü (s.a.v), bunun keffâretini şöyle bildirmiştir:
"Kim Lât ve Uzza'ya yemin ederse (hemen ardından) "Lâ İlâhe İllallah"
desin. Kim arkadaşına, "Gel! bahis -iddialaşmak ve kumar- oynayalım
derse, sadaka versin" (Buhari, Müslim)
Rasûlullah (s.a.v), her tür şirkten şu duâyla Allah'a sığınmamızı
bizlere öğretmiştir:
"Rabbimiz, bilerek sana ortak koşmaktan sana sığınırız, bilmediğimizden
de bağışlanmamızı dileriz" (Sahihtir, Ahmed)
"
|
|
 |
|
 |
| |
 | |  | | | Haber Puanlama Ortalama Puan: 4.2 Toplam Oy: 5

| |  | |  |
|